Cenâb-ı Hakk'a teveccühte, ibadet ve dualarda bir kulluk sırrı (sırr-ı ubûdiyet) vardır. Yani; onlara yüklenen mânâları kul bilemeyebilir; ama sırf emredildiği için onların gereğini eda eder ve böylece emre amâde bir kul olduğunu gösterir. Kulluk vesilesiyle, kalbin, ruhun, hissin ve sırrın beslenmesi, Allah'a (celle celâluhu) teveccühü gibi maslahatlar hasıl olabilir. İnsan biraz düşündüğünde bunlar dışında başka bir kısım hikmet ve faydaların meydana geldiğini de görebilir.
Mesela, Zekat'ın bir İslâm köprüsü ve fakir ile zenginleri yanyana getirici, ısındırıcı, nifak ve şikakı önleyici bir tedbir olduğu akılla anlaşılabilir. Hacc'ın bir seyahat ve tenezzüh olarak insanı dinlendirdiği, ona yeniden kendine gelme fırsatı verdiği ve aynı zamanda onun alemi İslâm çapında bir kongre olduğu düşünülebilir. Oruç'la, insan nefsinin itaati öğrendiği, bir nevi perhiz yaptığı ve sıhhat bulduğu neticesi çıkarılabilir.
Fakat, bir mümin ibadetlerini kat'iyen bu fayda ve maslahatlara bağlamaz. Çünkü o bilir ki, ibadetlerde "taabbüdîlik"; yani hikmet ve maslahatları ne olursa olsun, onları anlasın ya da anlamasın, nasıl bildirildi ve emredildi ise ona göre hareket etmek ve o emirde kendi aklının almadığı daha pek çok hikmetler olabileceğini düşünmek esastır. Zekat, oruç ve hacta olduğu gibi namazın belirli vakitlere tahsisi, rekat sayısındaki farklılıklar, rükû, sücud ve kıyam gibi hususî hareketler... için bazı hikmetler aklına gelse de mümin, bunları her şeyden önce Rabb'imiz böyle emrettiği için bu şekilde yerine getirir ki, fıkıh metodolojisinde ibadetlerde gözetilen bu hususiyete "taabbudîlik" denir.
Taabbüdî olan şeylerin önemli bir yanı şudur: Siz yaptığınız şeyle, ondan sonra Cenâb-ı Hak tarafından size lütfedilen şey arasında tenâsübi illiyet (sebep-sonuç ilişkisi) prensibine göre bir münasebet göremezsiniz. Mesela, namaz kılarsınız, dünyevî-uhrevî, kalbî-ruhî, aklî-hissî öyle matluplarınız hasıl olur ki, bu nasıl oldu diye şaşırırsınız. Burada ince bir nokta vardır; taabbüdîlik, taabbüdîlik hesabına işler ve sizde sadece emredildiği için ibadet etme duygusunu geliştirir.
Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) mucizelerini düşünürseniz, yerdeki bir parmağın kalkmasıyla kamer nasıl iki parça oluyor!. Parmağıyla işaret edince ağaç nasıl O'nun yanına geliyor!. Mübarek elini bir yemeğin üzerinde bir-iki defa devir yapınca o yemek nasıl bereketleniyor, on kişilikken, yediyüz kişiyi doyuruyor!. Bütün bunlarda tenâsüb-i illiyet prensibine göre, meselenin makul yanı olmadığından öyle anlaşılır ki Allah (celle celâluhu), hususî bir lütufta bulunuyor. Aynen öyle de, insan kendi ibadetleri ve onlardan hasıl olan neticeyi gördükçe, tavırları, davranışları, ruhî ve kalbî hayatı açısından lütuf ve nimetlere mazhar oldukça taabbüdîlik mülahazası da artar.
Ayrıca taabbüdîlik, kulluk vazifesinin arkasında hiç birşey aramama ve amelleri sadece Allah'ın emrine bağlama duygusunu, Allah'a (celle celâluhu) halisâne teveccüh hissini meydana getirdiği için çok önem arz eder. O'nun rıza ve hoşnutluğunu arama duygusunu besler. Hatta sadece farz ibadetlerde değil; insanın ferdî, ailevî ve ictimaî hayatıyla alakalı vaz'edilmiş esaslarda da bir taabbüdîlik vardır. İnsan günlük hayatında yapageldiği işlerde ve muâmelâtta da sadece emredildiği için yapma niyetini gözetebilir. Âdiyât ve muâmelâtta akla, mantığa ve hikmete muvafık mânâların olduğu hususu daha çok görülse de, onlarda bile "emredilmiş olmaları"nı esas alabilir. Ve kul ister ibadetlerini, isterse günlük hayatta yapageldiği şeyleri, taabbüdîlik mülahazasına bağlı yaparsa, kendisini hâlisâne kulluk ruhuna alıştırmış olur. Bunu Üstad Hazretleri'nin sözüyle irtibatlandırabilirsiniz: İnsan yaptığı bir kısım âdetlerini Allah rızası için yapar, onları sağlam bir niyete bağlarsa, mesela Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) sünnet-i seniyyesine uyma niyetiyle O'nun gibi yer, O'nun gibi otururkalkar ve her hareketinde O'na benzemeye çalışırsa âdetlerini dahi ibadete çevirmiş olur.
Taabbüdîlik esasının temelindeki espiri şudur: Cenâb-ı Allah hakikî Mâlik ve hakikî Mutasarrıftır; insanlar da O'nun kulları ve dolayısıyla mülküdürler. Mülk sahibi mülkünde istediği tasarrufu yapar. Öyleyse, O bizim tavır ve davranışlarımızı belirlemede de Mutlak Hâkim'dir. Bununla beraber, Allah (celle celâluhu) âdiyât içinde insanlara bir hilafet mânâsı vermiş, eşyaya müdahale etme hakkı tanımıştır ki, bu izâfî bir mâlikiyettir. İnsanlar, Mutlak Hâkim'e, Mutlak Mutasarrıf'a taabbüdîlik mülahazasıyla mutlak teslim ve tâbî olmalı; âdiyatta da eşyaya müdahale etme mevzuunda kendilerine tanınan izâfî ve nisbî hakkı kullanmalıdırlar. Ama bu hakkı kullanırken de bilmelidirler ki, asıl mal sahibi ve Müsebbib-i Hakikî Allah'tır.
Allah Teâlâ kainatta âdâtı Sübhâniye diyebileceğimiz, dâfiacâzibe (itmeçekme) kanunu, sürtünme kanunu, yerçekimi kanunu gibi... bazı kanunlar yaratmıştır. Mesela, otlar, ağaçlar... toprakta kuvvei inbâtiyesini bulduğu, güneşle temasını devam ettirdiği ve bir de suyla buluştuğu sürece büyür, gelişir ve verimli olur. Ağaçların, bitkilerin su vesilesiyle gelişip büyümesi, meyve ve ürün vermesi de Allah'ın bir kanunudur. Aslında sulamadan hasıl olacak neticeyi yaratan Allah'tır (celle celâluhu); ama onu bir sebep olarak halketmiştir. Biz bu sebebi bilince devrin şartlarına, ilim, teknoloji ve idrakine göre değişik sulama usulleri geliştirir ve onları tatbik ederiz. Tohumu atarken, o tohumdan beklenen neticenin en azamî derecede hasıl olması için nasıl bir ekme metodu uygulamak gerekiyorsa onu arar, bulur ve uygularız.
Fakat daha tohumu atarken de "Benim yapıp ettiklerim sadece bir sebeptir. Ürünü verecek Allah'tır. Bunları büyütürse O büyütür. Bire iki verirse O verir. Fakat izzet ve azametine sebebleri perde yapar." deriz. "İzzet ve Azamet ister ki, esbâb perdedârı desti Kudret ola aklın nazarında. Tevhid ve Celâl de ister ki, esbâb elini çeksin tesir-i hakikîden." mülahazasına bağlı kalırız. İşte böyle bir meseleyi dahi taabüdîliğe bağlayarak Allah'a (celle celâluhu) kulluk eder; O, bize izafî de olsa eşyaya müdahale hakkı ve imkanı verdiği ve bunu da emrettiği için sebepleri yerine getirirsek asıl kulluk şuurunu yakalamış oluruz.
Bu Sayfayı Sitenizde İktibas Edin